Altın Fiyatları Aşağı Çekildi
19 Şubat 2010 Cuma
IMF'nin 190 ton altın satacağı haberi ile birlikte altın piyasasında büyük bir düşüş başladı. Aşağı çekilen fiyatların sebebinin, IMF olduğu açıkça belirtiliyor.
IMF'nin 190 ton altın satacağı haberi ile birlikte altın piyasasında büyük bir düşüş başladı. Aşağı çekilen fiyatların sebebinin, IMF olduğu açıkça belirtiliyor.
Kısa adı IMF olan Uluslararası Para Fonu ile 2 yılı aşkın süredir görüşmeler devam ediyor. Bu konu ile ilgili Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Ali Babacan, bir açıklama yaptı. Açıklamasında, artık IMF'nin Türkiye'nin öncelikli ekonomik yardımcısı olmadığını belirtti.
Yaşanan küresel ekonomik krizin, Türkiye'nin IMF'ye ihtiyacı olmadığını ispatladığını söyleyen Ali Babacan, Recep Tayyip Erdoğan'ın "Kriz, bizi teğet geçti." açıklamasına da atıfta bulundu. 2008 ve 2009'da yaşanan ekonomik krizlerde, Türkiye'nin dik bir duruş sergilediğini, borsa haberleri olumlu yönde geliştiğini belirten Ali Babacan, "Yapılan borsa yorumları, tarafsız olmalıdır, insanları paniğe sevketmemelidir." dedi.
Türkiye'nin artık IMF'den kredi almasının şart olmadığını ve ülkenin kendi kredisini kendisinin yaratabileceği kapasitede olduğunu söyleyen Babacan, hala neden IMF ile görüşmelerin sürdüğünü ise, piyasa koşulları ile açıklamak istedi. IMF kaynakları için "Piyasa kaynaklarından daha uygun." tanımlaması yapan Babacan, IMF'nin faiz oranlarındaki uygun koşullardan örnekler verdi.
İlerideki dönemde, döviz rezervlerinin artacağını ve iç borçların ödeneceğini de söyleyen Ali Babacan, IMF'den gelebilecek dövizin Merkez Bankası'na verileceğini söyledi.
Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Dominique Strauss-Kahn, küresel ekonomideki reform ihtiyacına değindi.
Kahn, reformların biraz zaman alacağını söylerken, ‘dünya vatandaşlarının bir başka kurmarma operasyonuna daha ödeme yapmak istemeyeceği’ uyarısı yaptı. Dominique Strauss-Kahn, Paris’te yaptığı bir konuşmada zor ve karmaşık bir finansal reform gündemi bulunduğunu, bu alanda anlamlı ilerleme sağlamanın zaman alacağını bildirdi. Kahn, “Ekonomi toparlanır, finansal piyasalar normalleşirken, krizin yarattığı ivedi reform gereksinimiyle finans sektörünün gelişmesini beslemesi istenen ‘düzenleme’ reformu taahhütlerinin azalmasından kaygı duyuyorum” dedi.
Korumacılık endişesi
Kahn, ‘tarihi pencereyi’ kaçırmanın kayıp olacağını, daha fgüvenli ve istikrarlı bir finansal sistem için harekete geçilmesi gerektiğini vurgularken, şöyle konuştu: “Düzenleme reformlarına doğru hızla ve kararlılıkla hareket etmek ve böylece gelecekteki finansal krizlerin riski azaltmak bizim için kritik önemde. Bana göre dünya vatandaşları bir başka ‘kurtarma’ operasyonu için ödeme yapmayı reddedecek. Onun yerine belki de uluslararası işbirliğini azaltacak ‘korumacılığı’ isteyerek karşılık verecek. Bunun gerçekleşmesine izin veremeyiz. Küresel düzeyde birbiriyle bağlantılı hale gelmekten çok şey kazandık.”
‘Özel sektör her şeyi bilir’ eğilimi yanılttı
DOMINIQUE Strauss-Kahn, ‘düzenleme ve denetleme’ eksikliğinin, krizin anahtar önemdeki nedenlerinden biri olduğunu savunarak, şu yorumu yaptı: “Uygun ‘düzenleme’ varolsa bile, daha güçlü bir uygulama olabilirdi. ‘Denetleme’ sorunları da krizde rol oynadı. Bazı yönetim çevrelerinde, gözetimde ciddi yanılmalara yol açan, ‘özel sektör en iyisini bilir’ gibi bir eğilim bulunduğunu söylemek doğru olur.”
Uluslararası Para Fonu (IMF) Dış İlişkiler Direktörü Caroline Atkinson, Türkiye’yle görüşmelerde yeni bir gelişme bulunmadığını bildirdi.
Atkinson, “Türkiye’yle kredi görüşmelerine ilişkin herhangi bir gelişme var mı?” sorusuna, “Devam eden görüşmelerimiz var ve söylenecek yeni olarak söylenecek hiçbirşey yok” dedi. Atkinson basın toplantısını 24 Eylül akşamı saat 17.30’da, IMF Eski Türkiye Temsilcisi Christian Keller’in “Doğan grubuna vergi cezası IMF gündemine gelebilir” açıklamasından önce yaptı.
Yıllık Toplantılar’ın resmi olarak 6-7 Ekim’de yapılacağını, ancak daha önce de önemli çalışmalar gerçekleştirileceğini belirten Atkinson, 1 Ekim’de IMF tahminlerinin açıklanacağını, aynı gün kurum başkanı Dominique Strauss-Kahn’ın Bilgi Üniversitesi’ni ziyaret edip bir konuşma yapacağı ve ekonomi öğrencilerinin sorularını yanıtlayacağını belirtti. 2 Ekim’de seminerler programının açılacağını, bu kapsamda birçok ilginç etkinlik düzenleneceğini belirten Atkinson, seminerlerin ilkinin BBC World’den yayınlanacağını, bildirdi.
Son günlerde televizyonlarda izlediğimiz, gazetelerde okuduğumuz kadarıyla hükümet kısa bir sürede IMF ile anlaşma niyetindeymiş. Seçime kadar uzun bir süre ortada top çevirdikten sonra stand by için düğmeye basıldığı anlaşılıyor. IMF, nisan ayı başındaki, G-20 toplantısından sonra stand by için daha önceki taleplerinde fazla da ısrarcı olmayacağı mesajını verdiğinde; hükümet de seçimleri geçirmiş olmanın rahatlığıyla stand-by görüşmeleri için eskisinden daha hazır hale gelmişti.
Bundan sonra, 6 aydır bazen hızlanan, bazen yavaşlayan meşhur deyimle teknik çalışmalar yeniden ivme kazanacak gibi gözüküyor. Bu kez, iki taraf da eskisinden daha niyetli olduğuna göre, teknik çalışmaların bir 6 ay kadar vakit alacağını sanmıyoruz. Ama şunu da unutmamakta fayda var; milli gelirdeki düşüş oranı konusundaki uzlaşmanın sağlanmasıyla başlayacak çalışmaların, çok da kısa sürmesi beklenmemeli.
2011 seçim yılı olabilir
Her ne kadar IMF yapısal önlemlerin kısa vadede daha önce ısrarcı olduğu şekliyle değil, Türk tarafının önerileri doğrultusunda gerçekleştirilmesine olur vermiş olsa da, daha üzerinde fikir üretilmesi gereken çok konu var. Milli gelirdeki kayıp, bunun yol açacağı gelir kaybı, harcamalarda tasarruf imkanı, gelir artırıcı önlemler, ekonomiye verilecek desteklerin yöntemleri, bunların finansmanı, orta vadede yatırımlarını artırması gereken bir ülke olarak, bu artışa olanak verecek vergi tabanı artışının sağlanması, mali kural ve uygulanma tarihi ile Türkiye'nin IMF'den alacağı mali kaynağın tutarı gibi konularda uzlaşmak birkaç saatlik bir mesele değil. Detaylı çalışmalar gerektiği gibi, her konuda hemen uzlaşma sağlanamayacağına göre, tarafların birbirlerini ikna süreçleri de olacak. Sonuç olarak, önümüzdeki 6 ayın değil, 3 yılın programı oluşturuluyor. Hatta bundan sonra uygulamaya konulacak politikalarla 2009'u kurtarmak mümkün olmadığına göre, 2010-2011 yıllarında uygulanacak ekonomi politikaları belirleniyor olacak bu görüşmeler sırasında. 2011'in seçim yılı olması muhtemel.
Önümüzdeki 20 ay kritik
2007 ve 2009 seçimlerinden sonra kimse 2011 yılında hükümetin reformlara aynı hızda devam edeceğini, bütçe disiplinine sağdık kalacağını düşünmeyeceği için, ne yapılırsa önümüzdeki 18-20 ayda yapılabilir. Bu düşünceden hareketle, IMF yapısal önlemler için vadeyi çok uzatmamak isteyecek, hükümet ise zamana yaymayı tercih edecek.
Görüşmelerin ana eksenini yine maliye politikaları oluşturacak. Bundan 4-5 ay öncesinde amaç faiz dışı fazlayı 2009 yılında milli gelirin yüzde 1'ine doğru çekmekti. Aradan geçen sürede bir taraftan milli gelirin o zaman yapılan tahminlerin çok daha altında kalabileceği anlaşıldı; diğer taraftan da, hükümet ekonomiyi canlandırmak, stokların erimesine yardımcı olmak adına bazı gelir düşürücü önlemler aldı. Artık, 2009 yılında faiz dışı fazla üretme imkanı olmadığı açık. Faiz dışı açığın belli bir seviyede tutulması hedeflenecek. Esas hedef öncelikle borç stokunun artış hızını kesebilmek, sonra da takip eden yıllarda borcun artmaması için gereken faiz dışı fazlayı üretecek bir bütçe yapısı kurmak.
Büyük bir görüş ayrılığı olmasa bile, bu konularda uzlaşmak birkaç hafta alabilir. IMF heyeti Türkiye'ye davet edilmedi. Muhtemelen, önümüzdeki hafta sonuna doğru IMF-Dünya Bankası ilkbahar toplantıları sırasında bir miktar ilerleme sağlanacak ve toplantılardan sonra IMF heyeti Türkiye'ye davet edilecek. Ondan sonra da en azından iki-üç hafta daha vakit geçebilir, niyet mektubunun IMF İcra Komitesi'nde onaylanması için.
Latin Amerika'nın en büyük ekonomisi olan Brezilya, IMF'den para almayıp, aksine kredi verecek.
Brezilya Maliye Bakanı Guido Mantega, IMF'nin, mali katkıda bulunma davetini kabul ettiklerini belirterek, Fon'a 4,8 milyar dolara kredi vereceklerini kaydetti.
Mantega, IMF'nin kendilerini “kredi veren ülke statüsü” vererek, sağlam bir ekonomiye sahip olduklarını teyit ettiğini vurguladı.
Brezilya, uyguladığı başarılı ekonomik program sonucunda, Aralık 2005'te, IMF'ye olan 15,5 milyar dolarlık borcunu tamamıyla kapatarak, bundan böyle IMF'den mali yardım almayacağını bildirmişti.
IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn, 2009 yılının, ekonominintüm aktörleri için çok zor geçeceğini söyledi.
2010'un ilk çeyreğinden itibaren bir toparlanma yaşanmasını beklediklerini söyleyen Kahn, bugünkü krizin, IMF'nin öngörüleri sayesinde görece hafiflediğini iddia etti.
Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Dominique Strauss-Kahn, 2009 için iyimser konuşmadı. Dün akşam France 2 kanalının canlı yayınında konuşan Strauss-Kahn, dünya ekonomisinin yeniden büyümeye başlaması için önümüzdeki yılın ilk çeyreğini beklemek gerektiğini vurguladı. Kriz nedeniyle tüm dünyada yaşanan kayıpların 2 trilyon 300 bin doları bulduğunu anımsatan IMF Başkanı, bu kaybın tamamen kapanması içinse 2-3 yıl daha beklemek gerekeceğini söyledi.
Kriz boyunca IMF'nin oynadığı rolün çok önemli olduğunu savunan Strauss-Kahn, geçtiğimiz yılın Ocak ayı içerisinde IMF'nin hükümetleri kimi sektörlere sübvansiyon yapmaları konusunda uyardığını belirterek, Bu, o dönem için çok şaşırtıcıydı. Malum, IMF daha çok, hükümetlere piyasaya para yatırmaları değil, kemer sıkma politikası uygulamalarını önermesiyle tanınır. Oysa biz krizin geleceğini gördük. Durumu müsait olan ülkeler, bu mesajı dikkate aldılar ve ortaya epeyce bir para koydular. Bu da krizin etkilerini bir hayli sınırladı şeklinde konuştu.
IMF'nin o dönemde yapılması gerekeni yaptığını, ancak bunun bile yetersiz kaldığını ifade eden Dominique Strauss-Kahn, kurum olarak, ülkelerin krizden çıkabilmeleri için yapmaları gereken bir numaralı işin, bankacılık sistemlerini düzeltmeleri gerektiğini, aksi takdirde, piyasaya yatırdıkları paranın da buhar olup uçacağını savundu. Strauss-Kahn, ne ABD'nin ne de Avrupa ülkelerinin, banka açıklarını tamamen temizlemek konusunda yeterli politikaları üretebildiğini düşündüğünü belirtti.
IMF'nin ilk sosyalist kökenli başkanı olarak bilinen Strauss-Kahn, Bu göreve geldikten sonra hâlâ 'Ben sosyalistim' diyebiliyor musunuz?şeklindeki soruyuysa, Tabii ki de öyle. Hatta her zamankinden daha çok sosyalistim şeklinde yanıtladı...
Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Dominique Strauss-Kahn, dünya ekonomisine dair iyimser düşüncelere sahip olmadığını belirtti.
Bir radyo programına katılan Strauss-Kahn, ulusal ekonomik teşvik paketlerinin daha güçlü olması gerektiğini vurguladı. Dominique Strauss-Kahn, bankalar da bulunan sorunlu varlıklara yönelik olarak da gelecekte bu tür sorunlarla karşılaşmamak için daha katı kuralların getirilmesi gerektiğini ifade etti. Strauss-Kahn, bugün global evin yanmakta olduğunu ve itfayeciler gibi çalışmak zorunda olduklarını söyledi.
Bankalar temizlenemiyor
Başkan Dominique Strauss-Kahn konuşmasında bankaların bilançolarındaki tahribatı temizleme çalışmalarının yeterince hızlı ilerlemediğinin de altını çizdi. Strauss-Kahn “Bankaların bilançolarını temizleme çalışmaları tamamlanmalı. Bu iş yeterince hızlı yapılmıyor” uyarısında da bulundu.
Strauss-Kahn ayrıca global kriz karşısında ülkelerin ekonomilerini toparlayabilmek için art arda almaya çalıştıkları ulusal çözümlerin yetersiz kaldığının belli olduğunu ve hükümetler arasında daha iyi koordinasyon sağlanması gerektiğini belirtti
Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, niyet mektubunun 29 Mart yerel seçimlerinden önce imzalanıp gönderilmesi gerektiğini düşündüğünü belirtti
Yılmaz, revize makroekonomik büyüklüklerin de IMF ile yapılacak anlaşma açıklandığında görüleceğini kaydetti.
Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz ve başkan yardımcıları, Ekonomi Muhabirleri Derneği üyeleriyle kahvaltılı sohbet toplantısında bir araya geldi.
Ekonomik gelişmeler ve Merkez Bankasının para politikaları hakkında bilgi veren Yılmaz, enflasyon senaryoları içinde IMF'nin yerinin sorulması üzerine, senaryolarda IMF'nin yer aldığını söyledi.
Yılmaz'ın konuşmasında enflasyon tahmininin makroekonomik temellerle uyumlu olduğunu belirttiği anımsatılarak, şu ana kadar revize rakamlar açıklanmadı. Bunlar hangi makroekonomik büyüklükler? sorusuna karşılık da Yılmaz, (Revize makroekonomik büyüklükleri) IMF ile yapılan anlaşma açıklandığında rahatlıkla göreceksiniz dedi. Yılmaz, konuya ilişkin detaylı sorulara yanıt vermedi.
IMF ile görüşmelere yönelik soru üzerine ise Yılmaz, Merkez Bankası ile para politikasına yönelik görüşmeler yürütüldüğünü ve bu görüşmelerin devam ettiğini belirtti. Yılmaz, Merkez Bankasının bunun dışında ekonominin tümünü ilgilendiren hususlarda da görüşmelerde yer aldığını belirterek, Bununla ilgili olarak görüşmeler devam ediyor. Zannedersem kısa sürede bununla ilgili açıklama yapılacak dedi.
Açıklama bu ay içinde yapılabilir mi, seçimden sonraya kalacağına yönelik söylentiler bulunuyor? sorusuna da Yılmaz, Niyet mektubunun herhalde seçimden önce imzalanıp gönderilmesi gerekir diye düşünüyorum. Onu söyleyeyimkarşılığını verdi.
IMF'in bildiğini kamuoyundan niye saklıyorsunuz? sorusu üzerine de Yılmaz, müzakerelerin devam ettiğine dikkati çekerek, eli güçlü tutmak için uluorta tartışmanın doğru olmayacağını, kamuoyunun da yakında bunları öğreneceğini kaydetti.
Yılmaz, bir soru üzerine de en önemli pazarlık konusunun makroekonomik büyüklükler ve maliye politikası olduğunu dile getirdi...
İMKB'deki kan kaybı bir türlü durmak bilmiyor. Hükümetten IMF ile anlaşma sağlanacağına yönelik sızan bilgilere rağmen borsa serbest düşüşe devam ediyor.
Dün yüzde 6.6 düşen borsa bugün ilk seansı da yüzde 4.11'lik kayıpla 21 bin 27 puandan tamamladı. Endeks böylece Eylül 2004'ten bu yana en düşük seviyelerini görmüş oldu.
İMKB'nin ilk seanstaki kaybı ile birlikte hafta başından bu yana gerçekleşen düşüş yüzde 18'e dayandı. Şirketlerin piyasa değeri de yaklaşık 17 milyar dolar azaldı.
NEDEN DÜŞÜYOR?
Piyasayı değerlendiren uzmanlar, bankalarla başlayan satış dalgasının halen etkisinin sürdüğüne işaret ediyor. Ayrıca hedge fon satışları ve yurtdışındaki sert düşüşler de İMKB'deki düşüşü hızlandırıyor.
IMF ile anlaşılacağı yönünde gelen haberlerin de borsayı etkilemediği görülüyor. Özellikle yabancı yatırımcıların satışları hız kesmeden devam ederken, uzmanlar, yabancılar ellrindeki hisseleri nakite çevirmek istiyor. Türkiye piyasası da likit bir piyasa olduğu için burada satış yapabiliyor diyor.
Uzmanlar, IMF konusunun piyasayı etkilememesinin nedeni olarak da bir süredir konu ile ilgili birçok haber çıkmasını ve piyasanın artık bu anlaşmanın imzalandığını görmek istemesini gösterdi. Piyasalar IMF ile ilgilim beklentiler yerine şimdilik dış piyasalardaki gerilime daha odaklı bir seyir izliyor.
RUSYA YİNE KAPATTI
Yaşanan kriz dalgası ile birlikte borsayı kapatma rekoru kıran Rusya'da bugün işlemler yine durdu. Petrol fiyatlarının 50 dolar sınırına gerilemesi ile birlikte Rusya'daki kayıp yüzde 9'a ulaştı ve işlemlere ara verildi. Rusya Borsası yılbaşından bu yana yüzde 75 değer yitirdi.
Türkiye'de ise aynı dönemde yaşanan kayırp yüzde 62.14 oldu
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde döviz kurlarının düşük kalması, hatta daha da düşürülmesi için George Soros ve benzeri diğer büyük global oyuncularca çok büyük çaba sarf edilmektedir.
Bunlar batının gelişmiş ekonomilerinin yöneticilerini ve merkez bankalarını, IMF ve Dünya Bankası gibi global finans kurumlarını da ortak amaçları konusunda ikna ettiler.
George Soros’un ve benzeri diğer büyük global oyuncuların aşağıda belirttiğim amaçlarına uygun olarak ABD Merkez Bankasından, batılı ve diğer gelişmiş ülkelerin merkez bankalarından, diğer güçlü bankalarından, Dünya Bankası, Avrupa Kalkınma Bankası ve IMF den istedikleri şu şekilde özetlenebilir.
—ABD, Avrupa ve Japonya Merkez Bankaları'nın ve IMF'in bu maksatla Brezilya, Macaristan, Polonya ve Türkiye gibi ülkelerin merkez bankaları ile “swap” anlaşmaları yaparak onlara yeterli miktarda dolar kredi sağlanması istenmiştir.
—IMF döviz darlığı olan Türkiye, Macaristan, diğer doğu Avrupa ülkeleri, Pakistan gibi ülkelere popülist harcamalardan vazgeçmeleri koşulu bile aranmadan kolayca borç vermelidir.
—ABD ve Avrupa bankalarının gelişmekte olan ülkelere açmış oldukları kredileri geri istemesi engellenmelidir.
—ABD ve Avrupa gelişmekte olan ülkelere batıdan yapılacak ihracata da ihracat kredisi vermelidir ki gelişmekte olan ülkeler gelişmiş ülkelerin mallarını kolayca ithal edebilsinler.
George Soros gibi global fon sahipleri ve yöneticileri gerçekte niçin bu sürecin fikir babası olup başlattılar?
Aşağıda belirttiğim batılı ülke çıkarlarının yanı sıra, onlara ilave olarak hem bu fonların hem de batılı ülkelerin başka ortak çıkarları da bu süreci gerektiriyor. Bu fonların gelişmekte olan Türkiye gibi ülkelerdeki sıcak para (portföy) yatırımları, kriz nedeniyle merkezlerinde ortaya çıkan acil para ihtiyaçlarını karşılamak üzere, yerel para cinsinden (Türkiye’de lira cinsinden) yatırımlardan çıkması gerekiyor. Ancak gelişmekte olan ülkelerdeki döviz darlığı nedeniyle bu fonlar yerel paradan, örneğin Türkiye’deki lira portföylerinden dolara dönüşe geçince döviz kuru yükseliyor. Mesela Türkiye’de dolar kuru 1.8 olduğunda, elindeki lira portföyü ile sıcak para Türkiye’den 60 milyar dolar alıp merkezlerine götürebilecekken, dolar kuru 1.2 olduğunda 90 milyar dolar alıp götürebilecektir.
Yani sadece Türkiye’den aynı miktar lira ile 30 milyar dolar daha çok götürebilecektir. Brezilya, Meksika, Güney Kore, Singapur ve daha çok sayıda gelişmekte olan ülkeleri hesaba kattığınızda bu mekanizmanın Soros gibilere sağlayacağı fayda ( bu ülkelere vereceği zarar) yüzlerce milyar doları bulmaktadır. İşte Soros gibilerinin batılı devlet ve kurumları gelişmekte olan ülkelere kredi seferberliğine yöneltmesinin önemli sebeplerinden birisi budur. Lira portföylerinden daha çok dolar sağlamak. Halbuki IMF ve FED in bu ülkelere vereceği krediler dolar olarak verilecek ve dolar olarak herhangi bir erime, azalma söz konusu olmayacaktır.
Gelişmiş batı ekonomileri ve onların büyük oyuncularının çıkarları neleri gerektiriyor?
Global oyuncuların uygulamaya koydurduğu kredi mekanizmaları gelişmekte olan ülkelerin bağımlılığını artıracak ve batının mallarına harcama yapmalarını, batının üretimini ve gelirini artırmada ve durgunluktan çıkmasında etkili olacaktır.
Onlara göre, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin batının gelişmiş ülkelerinden ithalatları azalmamalı, mümkünse artmalıdır. Böylece gelişmekte olan ülkelerin ithalatı ile kendi ekonomileri taleple beslenip kendi vatandaşlarına gelir yaratırken (tabii ki bu Türkiye için yerli üretimi, vatandaşlarımızın gelirini azaltan tersine bir etkidir) aynı zamanda batı ekonomilerine bağımlılıkları devam edecek ve mümkünse artacaktır. Bu nasıl sağlanabilir. Elbette bu ülkeler borçlandırılarak. Batının serbest piyasa finans sistemi bu borçlandırmayı şimdiye kadar kendiliğinden yapıyordu.
Fakat şimdi krize girdi ve yapamıyor. O halde gelişmekte olan ülkelerin bu borçlanıp bağımlı kalma, kendi öz üretimlerine dönme yerine batıdan ithal etme alışkanlıklarını sürdürebilmeleri için batının büyük oyuncularının çareler bulmaları gerekiyor. Ne olabilir bu çareler? Batının özel sektör finans sistemi borçlandırmaya devam edemiyorsa o zaman devlet kurumları devreye girip Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeleri borçlandırmaya devam etmeliler. Batının büyük oyuncuları ve George Soros gibi büyük fonların sahipleri hemen konuyu pişirip batının kamu yöneticilerine benimsettiler ve hem IMF, hem de ( daha da ilginci tarihinde ilk defa) ABD Merkez Bankası (FED) gelişmekte olan ülkelere daha önce görülmedik bir şekilde borç verme yarışına girdiler.
ABD Merkez Bankası, George Soros’un ve batılı diğer büyük oyuncuların yukarıda özetlediğim isteklerine uygun olarak Brezilya, Meksika, Güney Kore ve Singapur’a 30’ar milyar dolarlık “swap” olanağı tanıdı. Bu ülkelerdeki döviz kurları düşmeye başladı. IMF’nin bolca dolar sağlamaya başladığı ülkelerin sayısı da giderek artıyor. Daha yenileri de olacak. Böylece gelişmekte olan ülkelere verilen astronomik borçlarla onları borçlandırıp, ithalatlarını artırıp gelişmiş ülkelerin kendi mallarına talep yaratmak suretiyle gelişmiş ülkelerdeki ekonomik krizi ve durgunluğu aşmayı kolaylaştırmak istemektedirler. Yani krizi aşmada gelişmekte olan ülkeleri borçlandırıp sömürmek bir araç olarak kullanılmaktadır.
Türkiye’de döviz kurlarının düşmesini isteyenler veya bu yönde girişimde bulunanlar bilmeyerek (bazı bağlantılı kişiler ve şahsi çıkarı gerektirenler ise bilerek) George Soros ve diğer batılı büyük oyuncularla aynı amaca hizmet etmektedirler.
Bizim Merkez Bankası’nın döviz satım ihaleleri de Soros ve benzerlerinin amaçlarına hizmet eder, cari açığı iflas edinceye kadar devam ettirir. Bu günlerde ülke çıkarları Merkez Bankasının döviz satım ihaleleri değil döviz alım ihaleleri yapmasını gerektirir. Aksi halde ülke menfaatleri ve döviz rezervleri yabancı fonlara peşkeş çekilmiş olur. Sonuç daha çok dışa bağımlılık, sömürülme ve teslimiyet olur.
Artık cari açık yoluyla yabancı malı tüketmek için yabancılardan borçlanmak, borçlanılan dövizleri düşük kur sayesinde artan ithalatla tekrar yabancılara geri vererek ülke olarak geleceğimizi tüketmekten vazgeçmeliyiz. Daha birkaç ay öncesine kadar söylenen çari açık problem değil borçlanabiliyoruz şeklindeki günü güllük gülistanlık göstermek uğruna geleceğimizi dinamitleme politikası katiyetle geride bırakılmalıdır. Döviz ihtiyacımızı daha çok ihracat yaparak, daha çok turizm geliri sağlayarak, daha az ithalat yaparak karşılamalıyız. Döviz kuru politikası bu amaca yönelik olmalı, tamamına yakını tüketim esaslı hammadde, ara mal ve tüketim malı ithalatına yapılan harcamaları, popülist nitelikli harcamaları azaltıp onun yerine enerji yatırımlarına, verimlilikte dönüşüm yaratacak teknoloji ve kalkınma yatırımlarına harcamalıyız.
Dr. Hamit BOZKURT
Eski Maliye Müfettişi
Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, IMF ile bizim diyaloğumuz devam ediyor. Yapıcı bir şekilde yaklaşıyoruz. Ama eninde sonunda eğer bir program olacaksa, bahsettiğimiz çizgilerle uyumlu olması lazım dedi.
CNN Türk'ün sorularını yanıtlayan Mehmet Şimşek, Daha sonraki aşamalarda olabilecek riskli durumlar karşısında, bu programın bize yardımcı olmasını isteriz. Bu programın ciddi bir tahrifat yaratacak süreç yaratmasını istemiyoruz diye konuştu.
Dünyada yaşanan krizde henüz sonuna gelinmediğine, ilk aşamada gelişmiş ülkelerde finansal boyutta likidite sorunu olarak ortaya çıkan krizin artık reel ekonomiye dönük yayıldığına, ülkelerin palyatif çözümler yerine daha sistematik ve daha koordineli çabalar içine girdiğine işaret eden Şimşek, şöyle devam etti:
Şunu kabul etmek lazım; bu yüzyılın en büyük kredi balonlarından birisi sönüyor. Bunun getireceği bilanço etkileri, hane halkı üzerinde ve gerek şirketler ve ülkeler ölçeğinde hissediliyor ve hissedilmeye devam edecek. Amerikan hane halkında, evlerinin değeri 4 trilyon dolar düştü. Borsadaki servetlerinin değeri 8 trilyon dolar düştü. Yani 12 trilyon dolarlık bir değer kaybı var. Biz, küresel krizinde hem tüneldeki karanlığı, aynı zamanda tünelin ucundaki ışığı da görüyoruz.
Biz, hiçbir zaman (bağışığız) demedik. Ancak gerek bankacılık sektörünün sağlamlığı gerek diğer faktörler nedeniyle, geçmişe oranla ve başlangıçta bizden daha iyi görünen ülkelere oranla çok daha iyi durumdayız. İzlanda, Macaristan, Ukrayna ve Pakistan, Romanya ve Bulgaristan'ın durumu ortada. 6 ay önce Türkiye ekonomisini söz konusu ülkelerin gerisinde gösterenlerin ne kadar haksız oldukları ortada. Bu küresel bir kriz, bize de geliyor.
IMF konusunda ezberci konuşuyorlar
Mayıs'ta IMF programı bittiğinde, o tarihte yeniden bir program yapılması durumunda daha iyi olup olmayacağı yönündeki bir soru üzerine Şimşek, şöyle konuştu:
IMF, program biter bitmez Türkiye ile çok uzun süre devam edecek 2 tane standby anlaşmasını kredi kullanmanın getirdiği muazzam bir sorumlulukla, (program sonu değerlendirme ve analiz başlıkları altında çalışma yapmak istediklerini, bu çalışmaların bitişinin ağustos ayını bulabileceğini, söz konusu çalışmalar bitirilmeden hiçbir şekilde IMF Yönetim Kurulu'na yeni çalışmanın götürülemeyeceğini) söyledi.
Biz de (siz çalışmalarınızı yapın biz de yeni döneme ilişkin vizyonumuz ortaya koyalım) dedik. Ve takvimde en ufak bir sapma yok. Ağustos ayı sonunda program sonu bitirildi, değerlendirme ve analizleri yayınlandı. Biz de kendilerine, (Türkiye şu parametrelerle yoluna devam etmek istiyor) şeklinde teknik çerçeve sunduk. Onlar da bize geri geldiler ve bu çerçevenin içinde neler olması gerektiği konusunu bize sundular.
Birçok insan bu konuyu değerlendirirken gerçekten ezberci konuşuyor. O zaman, Türkiye'de kamu sektöründe bir IMF kaynağına ihtiyacımız olmadığı konusunda aşağı yukarı bir genel kanı vardı. Ama bir çıpa olarak. Bir sigorta olarak bir IMF programının olması gerektiği konusunda da birtakım yaklaşımlar vardı. O yaklaşımlara da biz destekçi olarak katıldık.
Financial Times, küresel krizi ortamında IMF’nin gecikmeden devreye girmesini isterken Fon’un şimdiye kadar kredi sağladığı ülkelerden istediği katı koşulları yumuşatmasının gereğini vurguladı
İngiliz ekonomi gazetesi Financial Times gazetesi başyazısında küresel krizin etkileri yayılırken IMF’ye başvuran ülkelerin sayısının artması üzerine örgütün kaynaklarının yetmeyebileceğini belirterek IMF’nin kredi verdiği ülkelerden talep ettiği koşulları yumuşatması istendi.
Financial Times, IMF’nin gerçekleştirmesi gereken kurtarmaların küçük ekonomilerle sınırlı kalması halinde kaynaklarının yetebileceğini vurgularken “Ancak Fon’un birkaç büyük ekonomiyi, örneğin Brezilya ve Türkiye, aynı anda ele alacak kadar kaynağı olmayabilir” yorumunu yaptı.
Yeniden ortaya çıktı
Bu arada, Asya ve petrol üretici ülkelerin rezervlerinin kullanılmasını öneren gazete, IMF’nin artık geçmişte borçlanan ülkelerden talep ettiği katı koşulların artık sürdürülemez olduğunu belirterek Fon’un tutumunu yumuşatması gereğinin altını çizdi.
Financial Times, yüksek gelirli ülkelerde bankacılık krizinin reel sektöre yayılırken başka aktörlerin sahneye çıkmak zorunda kaldığını belirterek sahnede yükselen ekonomiler ile uzun bir süreden beri pek ortalıkta görünmeyen oyuncu IMF’nin boy göstermeye başladığını kaydetti.
IMF’den korkuyorlar
Şimdiye kadar yükselen ekonomilerin borçlarını döndürmek için uluslararası kredi piyasalarına dayandığını belirten gazete, ancak kredi muslukları kururken birçok ülkenin fonlanma sorunlarıyla karşı karşıya kaldığını, yatırımcılar geri çekilirken de para birimlerinin hücuma uğradığını yazdı. Gazete şöyle devam etti:
Cesaret verici işaretler
“1980’li yılların başında Latin Amerika’da, 1990’lı yıllarda da Asya’da yaşanan krizler hâlâ hatıralardadır. Ülkeler, IMF’ye başvurmaya isteksiz çünkü geçmişte krediler için getirilen katı koşullardan korkuyor. IMF’ye yönelmeden önce Izlanda Rusya ile, Pakistan ise, ABD, Çin ve Suudi Arabistan ile görüştü.” Ancak ABD ve Avrupa’nın kendi finansal sektörleri kurtarmaya çalıştığını ve başka ülkelere yardım etmeye isteksiz olduğunu belirten gazete, diğer nakit zengini ülkelerde de kredi pek bulunmadığını, sağlanması halinde bile kabul edilemez siyasi koşullar ile önerildiğini kaydederek “Bir kez daha IMF, son ödünç verme mercii olacağı gibi görünüyor” diye konuştu.
İngiliz gazetesi, geçmişte IMF’nin sert bütçe kesintileri, özelleştirme ve piyasa liberalizasyonu istediğini anımsatırken “ABD ve Batı Avrupa’nın mevcut krize verdiği yanıtın ışığında açık ki bu tür koşullar artık sürdürülemez. IMF, tutumunu yumuşatmalı ve bunu yapmaya hazır olduğu yolunda cesaret verici işaretler var” görüşünü dile getirdi. IMF’nin hızlı bir biçimde harekete geçmesinin öneminin altını çizen gazete, böyle yapacağının bilinmesinin güveni artıracağını kaydetti.
Operasyona hazır mı?
Buna karşın “IMF, büyük çaptaki kurtarmalar için hazır mı?” sorusunu da soran gazete, IMF’nin krediler için doğrudan 207 milyar dolarlık bir kaynağının bulunduğunu, 53 milyar dolar daha sağlayabileceğini kaydetti.
Buna karşın FT, IMF’nin kullanabileceği kaynakların yüksek gelirli ülkelerdeki banka kurtarma operasyonlarının tutarıyla karşılaştırıldığında çok fazla bir şey olmadığına dikkat çekerken IMF’nin Asya krizi sırasında 36 milyar dolar civarında bir kredi sağladığını ancak bundan çok daha büyük bir tutarın başka ülkelerden geldiğini anımsattı. Gazete şu değerlendirmeyi yaptı:
Hızlı davranmalı
“Eğer kurtarmalar, İzlanda, Macaristan, Ukrayna, Belarus ve Pakistan gibi daha küçük ekonomiler ile sınırlı kalırsa IMF’nin kasaları yetebilir. Ancak Fon’un, birkaç büyük ekonomileri, örneğin Brezilya ve Türkiye, aynı anda ele alacak kadar kaynağı olmayabilir.” Financial Times, ülkeleri kurtarma konularında “Asya ve petrol üretici ülkelerin rezervleri, IMF’de çoktan yapılması gereken reformun karşılığında istikrar sağlayıcı araçlar olarak kullanılabilir” önerisinde de bulundu.
Gazete değerlendirmesinin sonucunda IMF’nin geçmişte provası yapılan film senaryolarından uzaklaşması gerektiğini de savunurken, kurum için “Hızlı bir biçimde yardım sağlamalı ve ülkelerden kısa vadeli görünümü felçe uğratmadan uzun vadeli sürdürülebilirliğini iyileştiren politikaları uygulamalarını istemeli” yorumunda bulundu.
Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, Türkiye'nin bölgesinde, ekonomik ve siyasi istikrar açısından önemli bir ülke olduğunu söyledi.
Robert Zoellick, Dünya Bankası -IMF Sonbahar toplantıları çerçevesinde, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Türkiye'nin, bölgesinde istikrara yönelik çok önemli girişimlerde bulunduğunu ve bu konuda başarılı da olduğunu kaydetti.
Zoellick, Türkiye'nin konumu itibarıyla stratejik öneme sahip bir ülke olduğunu da vurguladı.
YAPISAL REFORMLAR BAŞARILI
Türkiye'nin, son yıllarda önemli bir ekonomik dönüşüm sağladığını belirten Zoellick, özellikle mali sektörde gerçekleştirdiği yapısal reformlar nedeniyle, sağlam ve dayanıklı bir finansal sisteme sahip olduğunu söyledi.
Zoellick, Türkiye'nin, yapısal reformlardaki başarısı nedeniyle, Dünya Bankası'nın gerekli teknik ve mali desteği verdiğini, bu desteğin, yapısal reformların uygulanmasını kolaylaştıracağını vurguladı.
DÜNYA BANKASI, EN ÇOK PROGRAM KREDİSİNİ TÜRKİYE'YE KULLANDIRIYOR
Edinilen bilgiye göre, Dünya Bankası, yıllık bazda, dünyadaki en büyük miktardaki program kredisini Türkiye'ye kullandırıyor. Yetkililer, Türkiye'nin bu miktarda bir kredi alabilmesinde, daha önce aldığı proje ve program kredilerindeki başarısının önemli rol oynadığını vurguluyorlar.
Dünya Bankası'ndan 6,2 milyar dolar kredi alan Türkiye, bu yıl da 2,7 milyar dolarlık bir program kredisi almayı planlıyor.
Dünya Bankası ile yürütülen ve 2008-2011 yıllarını kapsayan 6,2 milyar ABD doları tutarındaki Ülke İşbirliği Stratejisi kapsamında 2008 yılı içinde Dünya Bankası'ndan proje finansmanı amacıyla sağlanan kredilerin tutarı 800 milyon ABD dolarına ulaştı.
Bütçe finansmanında kullanılmak üzere 2008 yılında sağlanan program kredisi tutarı ise 400 milyon ABD doları oldu. Yıl sonuna kadar Banka'dan bütçe finansmanında kullanılmak üzere 1,3 milyar ABD doları tutarında program kredisi sağlanacak.
Ayrıca, 2008 yılı sonuna kadar Dünya Bankasından KOBİ'lerin finansman ihtiyaçları için kullanılmak üzere Hazine garantisi altında 150 milyon ABD doları tutarında bir proje kredisi sağlanması planlanıyor. Böylece, ülke işbirliği stratejisi kapsamında Dünya Bankası;ndan 2008 yılı içinde sağlanacak finansman tutarının 2,7 milyar dolar olacak.
Banka, reform uygulama performansını yeterli bulmadığı ülkelere yeterli miktarda program ve proje kredisi vermiyor.
Program kredileri, proje kredilerine göre daha zor koşullarda alınan krediler olarak biliniyor.
TÜRKİYE, YENİ G-7 ÜLKELER GRUBUNA GİREBİLİR
Bu arada Türkiye'nin, Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick tarafından G-7'lere ilave olarak önerilen yedi üyeli yeni gruba katılma şansı bulunduğu öğrenildi.
Zoellick'in, yeni önerdiği yedi ülkenin oluşturacağı grubun üyelerinin sabit olmayacağı ve performansa göre, dünya ekonomisinde önemli rol oynayan ülkelerin de, bu “dünya ekonomisini yönlendirme grubu” çerçevesinde bulunan ülkelere dahil olabileceğini söylediği belirtiliyor.
Yetkililer, Türkiye'nin de stratejik önemi itibarıyla, değişimli olarak faaliyet gösterecek olan bu girişime dahil edilebileceğine dikkat çekiyorlar.
Zoellick, küresel finansal krizin, diğer gelişmekte olan ülkelerin de küresel ekonomik kararlara dahil olması gerektiğini gösterdiğini belirtti.
Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, en çok sanayileşmiş 7 ülkeden kurulu G-7'nin artık işe yaramadığını savunarak, bunun yerine, içinde 7 önemli gelişmekte olan ülkenin de bulunduğu yeni bir örgütün oluşturulmasını önermişti.
Robert Zoellick, yaptığı konuşmada, dünya ekonomisine yön vermesini önerdiği yeni örgütte yer alacak G-7'ye ek olarak 7 ülke olarak Çin, Hindistan, Rusya, Suudi Arabistan, Brezilya, Meksika ve Güney Afrika;yı saymıştı.
ABD'deki finans krizinin, G-7'den daha fazla sayıda ülke arasında daha fazla işbirliğini gerektirdiğini anlatan Zoellick, “G-7 işe yaramıyor. Değişik bir zamanda, yeni bir gruba ihtiyacımız var” şeklinde konuşmuştu.
G-7, ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya ve Kanada;dan oluşuyor.
Zoellick, yeni girişimin, ülkelerin kamusal ve özel kurumların güçlerinin birleştirilmesiyle çok güçlü bir yapının oluşacağını söylemişti. Zoellick, önerdiği grubun oluşturulması durumunda bunun, dünyanın gayrisafi yurtiçi hasılasının yüzde 70'ini oluşturacağına da dikkat çekmişti.
Zoellick, bu grubun düzenli aralıklarla toplanmasını ve ortaya çıkan yeni küresel ekonomik sorunları belirleyen ve çözümler öneren IMF ve Dünya Bankası ile işbirliği yapması gerektiğini de kaydetmişti.
Türk yetkililerin, dünyanın en önde gelen canlı ekonomilerinden olan, G20 içinde aktif bir durumda bulunan ve IMF tarafından da kotası artırılan Türkiye'nin de böyle bir girişim içinde yer alması yönündeki itirazı, gelişmiş ülke statüsüne yeni yükselen Güney Kore tarafından da desteklendi. Güney Kore'nin, G20'nin, yeni bir oluşum yerine, daha aktif bir grup olarak çalışmasını ya da Türkiye'nin bu yeni irişim içinde bulunması gerektiği görüşünde olduğu belirtiliyor.
Dünyanın en büyük global yatırım kuruluşlarından Pimco'nun CEO'su Muhammed El Erian FT'ye yazdığı yazıda uluslararası otoriteleri ve Amerikayı uyarıyor.
Eski bir IMF Başkan Yardımcısı olan El Erian uzun yıllar Harvarda hem öğretim görevlisi olarak çalıştı hem de okulun fonunu yönetti.
Freddie Mac ve Fannie Mae'nin yaşadığı trajik olay ABD ekonomisine bir nebze de olsa rahat bir nefes aldırdı. Hükümetin Freddie Mac ve Fannie Mae'nin tamamına el koymasıyla yatışan kasırga yeniden hareketlenir mi çok net olmasa da, Mohamed El-Erian önümüzdeki zamandaki ekonomik gidişat için şu yorumu yapıyor:
Pazar günü yapılan bu açıklama bugüne kadar ABD piyasalarına yeni bir soluk kazandırmak amacıyla hükümetin gerçekleştirdiği üçüncü büyük açıklama oldu. Bir süre önce 13 Temmuz'da yapılan açıklamada hükümet Freddie Mac ve Fannie Mae'nin arkasında durduğunu belirtmişti.
Hükümetin kalın para cüzdanının bu desteği ancak bir aylık bir rahatlama sağlayabilmişti. Önceki iki rahtalatma girişimi ABD ekonomisinin pürüzleri yok etmek için gerekli temizlik çalışması için yeterli zaman sağlayamamıştı. Peki bu üçüncü açıklama çok etkili olabilecek mi? Bu sorunun cevabı şüphesiz iki konunun altını kaynatacaktır.
Birincisi, bu girişim dışarıdaki ve içerideki sermayeyi belli bir noktada toplayarak bir güç yaratabilecek mi? Bu konu aslında global ekonomik düşüşün altına kalın bir çizgi çizmektedir.
Bu noktada hükümetin bir denge çizgisi oluşturması çok gereklidir fakat yeterli değildir. ABD ekonomisi bir süredir büyüyen bir bütçe açığı yaratırken, bu bilanço açığı başka birtakım sermaye akışlarıyla desteklenmelidir. Yoksa yine başa sararız.
İkinci sorun da bu girişim uluslararası ve yerel boyutları olan daha büyük bir politika zinciri yaratabilecek mi?
Önümüzdeki birkaç hafta bu iki ortamın oluşup oluşamayacağı konusunda bize fazlaca ipuçları verecektir. Eğer bu iki maddenin gerçekleşeceği yönünde olumlu bir izlenim oluşursa, o zaman piyasalardaki kasırga biraz durulacaktır ve temizlik hareketi başlar. Önümüzdeki süreçte oluşabilecek sert rüzgarlar için de bir önlem oluşturabilir.
Eğer aksi olursa da ABD ve İngiltere ekonomisi çok daha büyük bir yara alabilir. Bu da global ekonomileri geri dönüşü olmaz bir yola sokar...
Back to TOP